Çanakkale Savaşı'nda  Yaşanan Esrarengiz Olaylar.

Çanakkale Savaşı'nda Yaşanan Esrarengiz Olaylar.

  • 18 Mart 2018

ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA YAŞANAN ESRARENGİZ OLAYLAR


Ünlü tarih romanları yazarı Sara Gürbüz Özeren, "Karanlık Kanyon'un Şifresi" isimli kitabında, 100 yıllık sırrın kapılarını aralıyor.

Çanakkale destanının 100. yılında Damla Yayınları'ndan çıkan fantastik macera türü romanda, Norfolk Alayı'nın izini ıssız Sibirya tepelerinde at çobanlığı yapan bir genç buluyor. Gizemli bir sisin içinde atıyla birlikte kaybolan genç, kendini 100 yıl önce Norfolk Alayı'nın geldiği cennet parçası bir adada buluyor.

At çobanı gencin ve Norfolk Alayı'nın gizli geçitten geçerek yeniden bu dünyaya ulaşma çabasının anlatıldığı roman, okuyucuları bambaşka bir serüvenin içine çekiyor. Romanda, Çanakkale'de 100 yıl önce yaşanan o gizemli olay ve sonrası özetle şöyle anlatılıyor:

"Norfolk Alayı ateş topuna dönmüş Çanakkale Cephesi’ne son çare olarak sürüldü. Norfolk Alayı’na bağlı 4. Tabur’a hücum emri verilmişti. Karşılarındaki tepeye tırmanacaklardı. Birleşik  Donanma’nın gemileri hücumdan önce o tepeleri bombardımana tutmuş, Türk birliklerinin ilerlemesini engellemişti. Yerin altına kazılan lağımlarda da sürekli toplar patlıyordu. 4. Tabur’dan bir bölük asker ileri atıldı ve tepeye doğru tırmanışa geçti. Tepenin doruğunda beyaz bir bulut vardı. Bu, yadırganacak bir şey değildi. Gelibolu sırtlarında sık sık rastlanan bir durumdu. Sis basar, hemen ardından da dağılırdı. Askerler yine öyle olacağını sandılar. Tepedeki beyaz bulutun içine girdiler ve sonrasında görünmez oldular.

Beklenildiği gibi kısa bir süre sonra o bulut, konduğu tepeden, yükseldi ve ağır ağır kuzeydoğuya doğru hareket etti. Tuhaf bir şeyler olduğu tam da bulutun kalktığı anda anlaşıldı. Arkadan yetişenler tepeyi tutacak olan 267 askerden hiçbirine rastlamadılar Ne ölülerine ne de dirilerine... Sonradan yapılan yazışmalarda Türk tarafı böyle bir birlikle savaşmadığını bildirdi. Peki bu askerler nereye gitmişti? Evet dostum, 4. Norfolk Taburu’nun 267 askerinden eser yoktu. Sanki yer yarılmıştı ve yerin dibine geçmişlerdi.

Atalarımızın hikâyesi o beyaz bulutla başlar. Kendileri de bunu anlamamışlardır. Bildikleri tek şey, savaşın cehennem çukurundan uzaklaşmaları ve burada huzura kavuşmalarıdır. Silahları göğüslerine bastırılmış bir hâlde bu adaya inerler. Kumandanlar yaşadıklarının herkese nasip olmayacak bir mucize olduğunu düşünür. Bunun ilahî bir mesaj olduğuna karar verir ve askerlerinden bir daha silah kullanmayacaklarına ve savaşmayacaklarına dair söz vermelerini isterler. Hep beraber silahlarını bırakırlar ve ant içerler.

İndikleri bu adada yerliler yaşamaktadır. Bir sabah karşılarında bizimkileri bulunca çok şaşırırlar. Bir de garip bir yolculuk yaptıklarını öğrenince büsbütün afallamak durumunda kalırlar. Onlara saygı duyarlar ve savaştan kaçırılmış bu askerlere dokunmazlar. Hatta isteyenleri yerli kızlarla evlendirilirler. Senin de gördüğün o beyaz dağın yamaçlarına yerleşmelerine izin verirler. Yalnız bir şartları vardır: Kimse adadan geri gitmeyi istemeyecektir. Bu istek bizimkiler tarafından sevinçle karşılanır. Çünkü ayrıldıkları dünya gerçek bir cadı kazanıdır. Her tarafta savaş vardır. Savaş, beraberinde salgın hastalıkları, açlığı ve sefaleti getirmiştir. Gerçi bizimkiler soylu askerlerdir; ama İngiltere’ye dönecek yüzleri de yoktur. Onurları kırılmıştır. Onlara verilen görevi yerine getirememiş, kendilerinden daha ilkel silahlarla savaşan Türkler'e yenilmişlerdir.

Senin anlayacağın yerlilerin teklifine dört elle sarılırlar. Ayrıca Karanlık Kanyon’a girmeleri de yasaktır. Çünkü orada adanın yaşadığın dünya ile bağlantısını sağlayacak geçidin planları saklıdır…"

Çanakkale Savaşı¸eksik kuvvetlere, eksik mühimmata rağmen alınan başarılı sonucu ve sonuca bağlı olarak bir milletin kaderini değiştirdiği için yıllardır konuşulan, konuşulmaya da yıllar boyunca devam edilecek bir savaştır. Çanakkale Savaşı sırasında Tük Milleti bir çok eksiğine rağmen, inancıyla kazanmayı başarmıştır. Gerek Türk askerleri gerekse yabancı askerler tarafından savaş sonrasında anlatılan garip olaylar ise savaşı daha ilginç hale getirmektedir.

SEYİT ONBAŞI

Çanakkale Savaşı’nda gerçekleşen ilginç olayların en başında Seyit Onbaşı’nın hikâyesini anlatmak yerinde olacaktır. Savaşta deniz ve kara harekâtları sürerken düşman kuvvetler denizden Seddü’l bahir tepesini abluka altına almışlardı. Düşmanın sayıca ve mühimmat bakımından üstün olması Türk askerine fazla manevra şansı bırakmasa da her asker şehitlik mertebesine ulaşabilmek için kaçmadan, son nefesine kadar çarpışmaya devam ediyordu. Tam bu sırada İngiliz kuvvetleri gemiden attığı büyük bir bomba ile Morto Koyu sırtında konuşlanmış olan Türk Birliğini imha ettiler. Bu birlikten sadece Seyid Ali adında bir asker ve yanında birkaç arkadaşı sağ olarak kurtuldu. Savaşın vehameti, tüm arkadaşlarının gözleri önünde şehitlik mertebesine ulaşması askerleri derinden yaraladı. Koca birlik dağılmış, yalnızca birkaç asker kalmışlardı ve Queen Elizabeth adındaki düşman gemisi hala toprakları bombayla dövmeye devam ediyordu. Geriden gelecek olan askerler rahat bir nefes aldırmak için İngiliz gemisinin batırılması gerekiyordu fakat gemiyi vurmak için atılması gereken merminin namluya sürülmesi için ihtiyaç olan vinç savaşta zarar gördüğü için çalışmaz durumdaydı. Tüm bu ruh halinde normalde 3 kişinin dahi taşımakta zorlanacağı 257 kiloluk mermiyi tek başına sırtlanan Seyit Onbaşı, mermiyi iki defa namluya taşımayı başarmışsa da atış sağlıklı bir sonuçla gerçekleşmemiştir. Üçüncü defa yılmadan, aynı duaları sürekli okuyarak, aşkla mermiyi namluya süren Seyit Onbaşı ateşlemeyi başararak Queen Elizabeth adlı düşman gemisinin batmasını sağlamıştır. Seyit Onbaşı nişan aldığı mermi büyük İngiliz gemisinin bacasından içeri girmiş ve gemi kısa sürede ortadan ikiye ayrılarak batmıştır. Seyit Onbaşı mermiyi taşımak için namluya doğru hareket ettiğinde yanındaki arkadaşları onun omuz ve göğüs kemiklerinden çatırtılar duyduklarını da anılarında anlatmışlardır. Savaş sonrasında aynı kiloda mermiyi kaldırmayı deneyen Seyit Onbaşı’nın bunu başaramayışı da Çanakkale Savaşı’nda yaşanan garip olaylara büyük bir örnektir. Seyit Onbaşı’nın savaş sonrasında mermiyle verdiği poz temsili olup, İngiliz gemisini batırdığı gerçek kilodaki mermi değildir.


Araştırmacı-yazar Basri Sütlü ve tarihçi Talha Uğurluel, Çanakkale Savaşı'nda yaşanan olağanüstü olayları anlattı. Sütlü, “Çanakkale Savaşı'ndan öyle hatıralar var ki, burada aklın ve fennin mahcup olduğunu görüyoruz” dedi.

H.Basri Sütlü, "Heyet ilk olarak Arıburnu Cephesi'ne gidiyor. Üryanizade Ali Vahit Efendi bunları anlatıyor. 'Oraya vardığımızda komutan bizi karşıladı. Sonra komutan bize çarpışmaları anlattı. Çok önemli başarılar elde edilmiş. 

Heyet de bundan çok memnun. Biz kendilerine teşekkür etmek istedik. 'Siz Allah için burada çok büyük bir gayret ortaya koydunuz, çok önemli başarılar elde ettiniz' deyip teşekkür etmek istedik. Komutan oraya hiç yanaşmadı. Dedi ki, 'Efendiler siz ne diyorsunuz? Biz burada olağanüstü haller gördük. Harikalar seyrettik. Bu böyleyken kendimize nasıl bir kıymet verebiliriz?' Biz buradan şunu anlıyoruz. O komutan o kadar hadiseler görmüş ki, kendisine kanaat gelmiş.

'Biz burada inayeti ilahi ile kazandık' bu kanaat kendisine hasıl olmuş. Sonra devam ediyor, 'Biz burada öyle hadiselere şahit olduk ki, bunlar ancak Allah-ü Teala'nın korumasıdır. Başka bir şey değildir. Öyle hadiseler oldu ki buna akıl da fen de bir şey diyemez. Bir gün düşman çıkarma yapacak. Çıkarma öncesinde çok yoğun bombardıman oldu. Bir mevkiyi bombalamaya başladılar. Yüz binlerce mermi attılar. 

Taş üstünde taş kalmadı, havada koklanacak hava kalmadı. Kıyıda siper hattımızdaki askerlerimizin sağ çıkması mümkün değil. Biz askerlerimizin şehit olduğunu ve oradan kalkan toprağın altına gömüldüklerini düşündük. Düşman da aynı kanaate vararak çıkarmaya başladı. Zamanı gelince önümüzde bir 'Allah Allah' nidası koptu.

Bütün siper hattı hücuma kalktı. Adeta melekler kanatlarını germiş ve onları saklayan Allah saklamış. Düşman bu harika karşısında şaştı kaldı. Akıl da fen de burada mahcup oldu" diyor. Bunlar Çanakkale Savaşlarında yaşanan olaylar" ifadelerini kullandı.


CEPHEDEN CEPHEYE İSTEK TÜRKÜ

Uğurluel, karşılıklı siperlerin yaklaşık 8 metre olduğu Bombasırtı'nda, Türk ve Anzak siperleri arasındaki karşılıklı alışverişlerden de bahsetti. Talha Uğurluel, "Gece karanlık çökünce savaş duruyor. Aradaki mesafe 8 metre. Aralarındaki her hareketi hissedebiliyorlar. Avustralya - Yeni Zelandalıların bulunduğu siperde gece gitar çalıyorlar, bizimkiler de dinliyorlarmış. Şarkı bitince bazen bizimkiler alkış tutarlarmış. Karşı taraftakiler de tabii şaşırır. 'Bunlar ne biçim insanlar' diye. Bazen de bizim askerimiz bir türkü patlatıyor, karşı taraftan alkışlar. Burada manidar olan şu. Türkü okunuyor, alkış yapılıyor, bazen de istek yapılıyor. Kağıda yazıyorlar, taşa sarıp bu tarafa atıyorlar. Bizimkiler alıp okuyor, 'Dün akşam söylediğiniz o güzel şeyi tekrar söyler misiniz?' Bizimki bir daha okuyor, yine alkışlar. Aradan birkaç gün geçiyor, istek yaptıkları halde Türkü okunmuyor. Anzak tarafından bir kağıda yazıp atıyorlar; 'Kaç gündür istediğimiz halde, o güzel şeyleri neden söylemiyorsunuz?' Bizimkiler alıp okuyorlar, sonra, 'Çünkü siz, 3 gün önce o güzel sesli askerimizi vurdunuz' yanıtını yazıp atıyorlar" şeklinde konuştu.

Siper arasında sadece türkülerin değil yiyeceklerin de paylaşıldığını anlatan araştırmacı yazar Basri Sütlü, "Yakın siperlerle alakalı bir Fransız hatırası var yine kaynaklarda yer alan. Bir gün Fransızlar, bizim siperlerin olduğu yere bazı 'mundar' şeyler diye adlandırılan bir şeyler atıyorlar. Artık ne attılarsa alay etmek için. Fakat bizim askerimiz, karşılığında mendil içerisinde ceviz, kuru üzüm sarıp onu atıyorlar. Tabii Fransızlar mahcup oluyor. Bu sefer peksimet türü şeyler atıyorlar. Hatıralarda, 'Bir daha o siperden bize ateş edilmedi' yazıyor" ifadelerini kullandı.

ÇANAKKALE SAVAŞI'NDAN İZLER

Cepheye giden askerlerin dünya üzerinde iz bırakmak için isimlerini mermerlere kazıdığını da anlatan Sütlü, "Havuzlar mevkii denen bir yer var. Burası askerlerin cepheye sevkinden önce toplanma yeri gibi. Bunlar genç insanlar. Çanakkale Cephesi ise tam anlamıyla insan öğütüyor. Bu askerler de gidince bir daha geri dönmeyeceklerini biliyorlar. Geri dönmeyeceğini bilen insan ne yapar? 'Bu dünyada bir iz bırakayım' diye düşünür. Havuzlar mevkiinde mermer taşlar var. Bunların üzerlerine, künyelerini, isimlerini yazıyorlar, şiirler kazıyorlar ve o şekilde gidiyorlar. Bunlar hala burada duruyor. Gezi dönemlerinde binlerce insan buradan geçiyor. Bence bunların korunma altına alınması lazım çünkü açıkta duruyorlar" diye konuştu.
Yazar Talha Uğurluel, "Vehbi Dinçerler'in bir hatırası var. Japonlar bile, Çanakkale'nin bizim için ehemmiyetini görmüşler. 'Siz çocuklarınıza nasıl tarih şuuru, bilinç veriyorsunuz? Biz onları Hiroşima'ya götürüyoruz. Çalışmazsanız durum bu. Çalışırsanız işte bizim fabrikalarımız diyoruz. Sizin işiniz bizden daha kolay. Sizin Çanakkale'niz var. Çanakkale'ye götürün, yokluk içinde nasıl bir varlık mücadelesi verilir gösterin.' İşte bunu bize anlatan Japonlar" şeklinde konuştu.

ŞEHİT CENAZELERİ TOPRAK ÜSTÜNDE KALDI

Araştırmacı yazar Basri Sütlü, 1940-50'lı yıllara kadar Çanakkale'de şehit cenazelerinin toprak üstünde kaldığını söyledi. Sütlü, "Savaştan sonra yıllarca orası girilmesi yasak bölge olarak kaldığı için, 1940-50'li yıllara kadar zaten şehit cenazelerimiz de toprak üstündedir. Nuri Yamut oranın jandarma komutanı olduğunda askerlerine emir veriyor. Kendisi de Çanakkale gazisidir. Yüzeyde kalan şehit kemiklerini toplatıyor. Toplattığı şehit sayısı 10 bin. Sonrasında o Nuri Yamut Anıtı diye Zığındere'de ziyaret ettiğimiz anıtı, İstanbul'daki 2 evini satarak kendi cebinden yaptırıyor. Ama o güne kadar şehit kemikleri hala yüzeyde. Tarlaları ekmek için şarapnel misketleri süpürürlermiş. O coğrafya fakir insanlar olduğundan, yıllarca o metalleri toplayıp hurda olarak satmışlar ve o paralarla geçinmişler. Tonlarca oradan malzeme taşınmış" şeklinde konuştu.

Yazar Talha Uğurluel, "Nuri Yamut Anıtı'ndan girdiğinizde bir metal levha var. Sadece burada 10 binin üzerinde şehit var. Benim annemin babası, dedem, bu kemiklerin toplanmasında bizzat vazife yapmış. Kendisi normalde Anadolu yakasında askermiş. 'Bizi kasalı arabalara bindirirlerdi. Gelibolu Yarımadası'na götürürlerdi. Yerlerde kemik yığınları doluydu. Biz onları toplar, belli çukurlara doldurur, başında Fatiha okur giderdik' derdi. Bu anır sayesinde bir tane iki tanesini biliyoruz. Bunun gibi onlarca toplu mezar var" diye konuştu.

BOZULMAYAN ŞEHİT CENAZELERİ

İstanbul'da bulunan cenazesi bozulmamış şehitle ilgili bilgi veren Talha Uğurluel, "Bu hadise, merhum Mehmet Akif'in kabrine çok yakın. Edirnekapı Şehitliğinde. Üzerinde yazıyor. 1971 yılında, Edirnekapı Kabristanı'nın önündeki yolda bir çalışma var. Kabristan arkaya doğru küçültülüyor. Çalışmalar sırasında kabir açılıyor. Açıldığında bu cenazenin hiç bozulmadığı görülüyor. Bulanlar şaşırıyorlar. Bunun gibi birkaç tane daha böyle oluyor. Özellikle mezar taşına da bu yazı yazılıyor. 1971 yılında, şehitlikteki tünel inşaatının yapımı esnasındaki kazıda meçhul asker, elbiseleriyle birlikte bütün olarak bozulmadan bulunmuştur ve bulunduğu şekilde buraya defnedilmiştir. Aslında bu tarz manzaralara biz Gelibolu'da da rastlıyoruz" şeklinde konuştu.

Yazar Basri Sütlü, "Aslında hep, 'Şehitler ölmez' derler. Bu, Kur'an-ı Kerim ayetiyle sabittir. Ama çürümez gibi de bir algı var. Bunu düzeltmek lazım. Şehit cenazeleri de elbette ki çürür ama bunun gibi fevkalade hadiseler de oluyor" ifadelerini kullandı.

ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA İLAHİ YARDIM

Çanakkale Savaşlarında bazı doğaüstü olaylar yaşandığı yönündeki iddialara da değinen yazar Talha Uğurluel, şunları söyledi:

"Çanakkale Savaşı'nda cuma namazı kılan insanları görüyoruz. 5 vakit anlı secdeye giden, dini bütün, inançlı, ölümün bir yokluk değil asıl hayata açılan bir kapı olduğunu bilen insanlar. Bu insanlar buna inanıyordu, 'Biz bin sene bu dine bayraktarlık yaptık. Allah bizi yalnız bırakmayacaktır.' İşte buna inanmışlardı yürekten. Gerçekten de bıçağın kemiğe dayandığı anda ciddi yardımlar görmüşlerdir. Yine hatıralarda anlatılıyor: 'Bir cephede ciddi bir çarpışma esnasında asker zor durumda kalmış. Düşman başarılı olmuş. Askerimiz cepheden geriye savrulurken arka cephede, düşük rütbeli bir komutan, bir anda haykırarak, 'Yetiş ya Muhammed. Kitabın gidiyor' diye ön plana çıkmış. 'Bunun üzerine bize de bir şevk geldi. Onun peşinden biz de akmaya başladık ve düşmanı kovaladık. Cepheyi yeniden ele geçirdik' diyor. Bunlar çok önemli mevzular. Deniz savaşları olsun, kara savaşları olsun. Bu insanların yaşadıkları çok önemli."

Yazar Basri Sütlü, ilahi yardımın nasıl geldiğini şöyle anlattı: "Çanakkale hakikaten çok kilit bir savaş. Bizim bugün insanlara bir delil ortaya koyamayacağımız hadiseleri anlattıkça, 'Siz hep böyle yalan yanlış şeyler anlatıyorsunuz. Çanakkale'yi anlatmıyorsunuz. Siz bu işin ticaretinizi yapıyorsunuz' diye itham ettiklerinden, anlatacağımız şeylerin daha kitabi olmasına çalışıyorum. Şimdi bir ilahi yardım gelecekse ortaya bir sabır, bir mücadele konulmalı. Üryanizade'nin hatıralarında şöyle bir detay var: Gezinin son gününde bir arabaya biniyor. Bu arabayı süren zat, cepheye malzeme, cephe gerisine yaralı taşımış bir zat. Orada bu zatın anlattığı bir hatıra var. Bu ilahi yardımın sebebi de bu. Anlatıyor, 'Millet bu işi sıkı tuttu. Asker de 'of' bile demedi. Yahu bu asker vuruluyor, usulca yanındakinin kulağına eğilip, 'Ben vuruldum' diyor, tüfeğini mermisini teslim edip sessizce ölümü bekliyor.' Böyle bir sabır var, böyle bir metanet var. Bu metanete ilahi yardım gelmez mi? Geldiğine dair yine bahsediyor; 'Bir gün, cepheye cephane taşıyacağız. Bir mevkiye geldik. Yağmur gibi mermi yağıyor. Bir askere şarapnel parçası geldi. Düştü. Ağır yaralandı, ölmek üzere. Yine de feryat etmek yerine 'Aman kardeşlerim. Kardeşlerimiz cephede. Ben ölüyorum. Aman bu cephaneyi yetiştirin' diyor. Bu da bize şevk verdi. Alimallah hemen yükledik. O kadar mermi yağıyor ki, Allah korumasa hayatta kalmak mümkün değil. Bu arada bir asker başladı oynamaya. Biz ne oldu diye bakarken, 'Yahu zorla değil ya. Bu gavurun mermisi öldürmüyor' dedi. Yani o kadar garipsemiş ki, etrafına mermi yağıyor ama bir şey olmuyor. Öyle bir ruh hali."

"KAN GÖVDEYİ GÖTÜRÜYOR, DEYİMİ ÇANAKKALE'DE HAYAT BULDU"

Araştırmacı-yazar Basri Sütlü, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Hattatoğlu Mustafa diye bir zat. Çanakkale Savaşlarında top başında vazife yapmış bir insan. Kara savaşlarında bir topçu gözetleme mevkiine çıkıyor ve diyor, 'Benim bulunduğum yerden tabur tabur asker bir tepenin arkasına gidip kayboluyor. Aradan yarım saat geçiyor, bir tabur daha gidiyor, yarım saat sonra bir tabur daha. Akşama kadar bu hadise devam ediyor. Sonra savaş durdu. Ben merak ettim bu kadar asker nereye gitti diye. Sonra savaş meydanını görebileceğim bir mevkiye gittim. Bir baktım kan gövdeyi götürüyor. Şehit olan askerlerden akan kan o kadar yoğunlaşmış ki, bir bedeni sürükleyecek hale gelmiş. Ben, kanın bir gövdeyi götürdüğünü gözlerimle gördüm."

Tarihçi-yazar Talha Uğurluel, "Bigalı Mehmet'in de benzer bir hatırası var. Diyor ki; 'Gecenin bir yarısı devriye atıyordum. Susadım. Zifiri karanlıkta matarama uzandım. Baktım su kalmamış. Şırıl şırıl bir derenin sesi geliyordu. Yaklaştım dereye. Göremediğim halde mataramı doldurdum, ağzıma diktim. Tuhaf bir tat geldi. İçemedim. Kamp yerime gittim. Ateşin ışığında mataramı boşalttım. Bir de baktım, kıpkırmızı kan doldurmuşum. Dereler kan olmuş akıyor" şeklinde konuştu.

ÇANAKKALE'DE ZEHİRLİ GAZ KULLANILDI MI?

Zehirli gaz 1. Dünya Savaşı'nda kullanılmaya başlanmış. Çanakkale'de kullanılıp kullanılmadığı çok tartışılıyor

Anzak hatıralarında da böyle bir detay var. Savaşın son dönemlerinde zehirli gaz kullanılması gündeme geliyor. Karşı taraf da aslında bundan endişeli. Diyorlar ki, 'Türkler Almanlardan gaz almışlar.

Bize karşı kullanacaklar'. Bunun üzerine Avustralyalı askerlere gaz maskesi dağıtmak istiyorlar ancak askerler kabul etmiyor. Diyorlar ki; 'Türkler mert savaşçılardır. Gaz kullanmaz. Biz maske istemiyoruz.' Bu kendi resmi savaş hatıraları arasında yer alan bir bilgi" ifadelerini kullandı.

Yazar Talha Uğurluel ise, Churchill'in Türklere karşı zehirli gaz kullanmak istediğini öne sürdü. Uğurluel, açıklamasında, "O dönemde deniz bakanı olan Churchill'i sıkıştırıyorlar, 'Hani Çanakkale'yi iki günde geçecektik. Neden geçemedik?' diye. O da, 'Geçeceğiz. Zehirli gaz kullanacağız' diyor. Ancak bazı İngiliz yetkilileri bunun insanlık suçu olacağını söyleyerek bu teklife karşı çıkıyor. Churchill, 'Olsun ama onlar insan değil ki' diyor. Yani bu tarz, insanlık dışı söylemlere de girmişler" ifadelerine yer verdi

Çanakkale Savaşı'nda Yaşanan Sır

  
Çanakkale Savaşı'nda yaşanan sır dolu pek çok olay yıllardan beri dillerden dile dolaşmaktadır. Bununla ilgili çok ilginç bir olayı anlatır mısınız? 

SIRRI ÇÖZÜLEMEYEN BİR OLAY

Ekrem Şama: 25 Nisan 1915. Düşman şafakla birlikte Arıburnu'na çıkarma yapmaya başlamıştır. 27. Alaya bağlı bazı birlikler düşmana direnmeye çalışmaktadır. Alayın diğer birlikleri ise Maydos'un batısında zeytinliklerde konuşlanmıştır. 27. Alay Komutanı Şefik Bey güneş doğarken aldığı emir üzerine alaya bağlı taburları ve makinalı tüfek bölüğünü cepheye doğru yürüyüşe geçirmiştir. İşte bu yürüyüş esnasında olanlar bu gün hala esrarını korumaktadır. 

GÖZLERE ÇEKİLEN SİS PERDESİ

Yürüyüş güzergahı üzerinde bulunan ve geçilmesi gereken bir ova düşman gemilerinden alenen görülebilir bir konumda idi. Her gün olduğu gibi bu gün de düşman uçakları yoğun bir şekilde bölge üzerinde uçmakta, hem keşif yapmakta hem de lüzumlu gördüğü yerleri bombalamaktadır. Dahası; düşmana ait bir keşif balonu da bu yürüyüş güzergahı üzerinde tarassut ve gemi ateşlerini yönlendirme görevi yapmaktadır. Bütün bunlara rağmen Şefik Bey'in birliklerine hemen hemen hiç ateş açılmamış, isabet almamışlardır. Bu olağan dışı hadise o gün hayretlerle ve şükürle karşılanmış olmasının yanında, bu gün dahi bu işin sırrı, aklı istikametinde düşünenlerce anlaşılamamaktadır. 

YARBAY ŞEFİK BEY ANLATIYOR:

"Yürüyüşümüz devam ediyordu. Ovayı geçmemize az kalmıştı. Artık donanma tehlikesini atlatmaya başlamıştık. Hem donanmanın, hem balonun, hem tayyarelerinin gözleri önünde bu ovayı tahminen bir saate yakın uzun bir zaman içinde geçtiğimiz halde bizi ateş altına almadıklarını bir iyi talih ve bir ilahi lütuf kabul ettim. Gariptir ki, o kadar uzun olan yürüyüş kollarımız ancak Kavaklıderesi'ne girerken gerilerimize donanmanın ateşi başladı. Geçtiğimiz ovayı yaladı, taradı. Fakat hangi hedefe attığını biz anlayamadığımız gibi, muhakkak donanmanın kendisi de bilmiyordu. Çünkü ovada gerimizde bir hedef görünmüyordu."

Yine Şefik Bey'in ifadesine göre şayet gemi ateşi ve uçak bombardımanı kendilerini yakalasa idi, yürüyüşlerini engelleme ve büyük zayiatlar verme gibi sonuçlar kaçınılmaz olurdu. Bu ise düşmanın ileri hareketlerine geçit verdiği gibi, Conkbayırı ve Kocaçimentepe'nin işgali ile sonuçlanacağı için bir savaşın kaderinin lehine olarak değişmesi imkanını düşmana verirdi.

Buradan anlıyoruz ki, zırhlılardaki, uçaklardaki ve balondaki personelin gözlerine adeta bir sis perdesi çekilerek birliklerimizin açıktan yürüyüşleri sağlanmıştır.

-Bu esrarengiz olay nasıl izah edildi? 
Ekrem Şama-Bu esrarengiz olay üzerine çok şey yazılıp söylendi. Nitekim Şefik Bey bile bu olayı izah etmeye çalışmış, fakat bazı ihtimallerden bahsedebilmiş, bu da olayın bütününü izah etmekten uzak kalmıştır. Şefik Bey'in izahları şöyledir: 
"Donanma şüphesiz bizi görmeye çalıştı fakat göremedi.

Çünkü: 
a) Yürüyüş kollarımız, donanmaya nazaran güneş istikametinde idi. Güneş henüz yükselmemişti, donanmadan bakanların gözü bu şekilde güneş ışınları dolayısıyla bizi görememiş olabilir. 
b) Mevsim ilkbahardır. Denizden ve karalardan çıkan buhar bizi gizlemiş olabilir. 
c) Haki renkli elbiselerimiz, gölgelikler dolayısıyle bizi gizlemiş olabilir. 
d) Yürüyüşü yollardan değil de açık araziden yapmamız, dikkatlerin yollarda olduğu bu anlarda bizi gizlemiş olabilir."

Şefik Bey bu izahları yaparken işin aslını kendisi de biliyordu. Yani bunun ilahi bir lütuf olduğunu yukarıda kendisi ifade etmiyor mu idi? Şimdi bu ifadeleri okuyanlar, meselenin bu şekilde tabiat olayları ile izah edilmiş olduğunu düşünmemelidirler. Çünkü, bu izahlar; hadi diyelim ki donanmanın niçin göremediğini izah etmektedir. Aslında bunu bile izah etmekten uzaktır ya, diyelim ki anlaşılmıştır, ya uçakların niçin göremediğini, daha alçakta olan balonun niye göremediğini nasıl izah edeceğiz? Birlikler tam geçtikten sonra boş arazilerin bombalanmaya başlaması konusunda ne diyeceğiz?

- Bu sır dolu olayla ilgili hala çeşitli araştırmalar yapıldığını duyuyoruz. Nedir bu çalışmalar?

OLAY HALEN GÜNDEMDE

-Ekrem Şama: Bu gün bile, olayın yıldönümü olan 25 Nisan günlerinde güneşin doğumu esnasında, o günkü düşman gemilerinin bulunduğu mekanlarda veya o ovaya hakim tepelerde durarak, güneş ışınlarının ve diğer anılan sebeplerin bir birliği gözlerden gizleyip gizleyemediği konularını deneyenler olduğunu duyuyoruz. Çünkü bu olay hala günceldir ve hala gündemdedir.

Biz biliyoruz ki, bütün bunları izah etmek için, tabiat olayları ve bir takım tesadüfler kafi değildir. Kurandaki ayetler tecelli etmektedir. Hakkıyla cihat etmekte olan ordumuza Allah yardımını göndermiştir. Cihadı gerçek şekliyle yapan bir ordu karşısında süper güç olma veya teknolojik üstünlükler iflas etmektedir. 

-Özellikle düşmanlarımızın itirafları daha çok dikkat çekmektedir. Bu itiraflardan birini anlatır mısınız?

-Ekrem Şama: Düşmanın Seferi Kuvvetler Komutanı'nın Kurmay Heyetinde görev yapmış, her olaya tanık olmuş İngiliz Kurmay Albay Aspinall, yazdığı kitapta müthiş bir itirafta bulunuyor. Allah'ın askerlerimize her safhada yardım etmiş olduğunu şu cümlesi ile çok açık ifade ediyor: "Çanakkale seferinin ta başından sonuna kadar, Allah hep Türklerden yana olmuştur. Ancak cephenin boşaltılması sırasında ilk defa İngilizlerin tarafını tutmuş olduğu görülüyordu"

Aspinall'ın iddiasına göre, Allah'ın ilk defa kaçış sırasında kendilerine yardım etmiş olduğudur. Şahsen aynı kanaatte değilim. Belki de, kaçışın belli bir safhasında farkına varılsa idi, çıkacak çatışmalardan her iki taraftan korkunç miktarlarda insan ölmüş olacaktı. Buna mukabil bazı ganimetlerin ele geçirilmesi sonucu, bir tatmin sağlanabilirdi. Şunu unutmamak gerekir ki, bir tek askerimizin hayatı bile, bütün bu ganimetlerden daha kıymetlidir. Zaten kaçmaya karar vermiş düşman karşısında, askerlerimizin hayatının korunmuş olması, bu kaçışın olaysız gerçekleşmesine bağlıydı. Bu yönüyle baktığımızda da, Allah'ın yardımının düşmanın kaçışı esnasında da yine askerlerimizle olduğunu düşünmemiz yanlış olmayacaktır.

BULUTUN KORUMASI

Bir İngiliz Alayının bulutların içinde kayboluşu biçimindedir. Olay şu şekilde anlatılmaktadır;

” O gün Kraliyet Alayı taze kuvvetlerle bu saldırıda görev aldı. Sağ cenahta yer alan bu alay, daha az bir mukavemetle karşılaştığı için hızla ilerlemeye başlamıştı. Alay, Azmak Deresi’ nin kuru yatağını geçmiş, Kayacık Ağrılı mevkiinden Damakçı Bayırı’na doğru yürüyordu. Karşılarında küçük bir tepe vardı. Tepenin üzerinde garip, soluk renkte bir bulut durmaktaydı.alay, sol taraftaki Ağıl Dere’ ye inmeden tepeye doğru ilerledi ve bulutun içine girip kayboldular. Yâni alanda askerlerin Mestan Tepe’ den şaşkın bakışları arasında 7-8 değişik bulutla daha birleşerek Trakya istikametine doğru uçup gittiler. Orada bulunan 267 İngiliz askerinden hiçbirinin izine bir daha rastlanamamıştır.”


NUSRET MAYIN GEMİSİNİN KURTULMASI

Nusret Mayın Gemisi Çanakkale savaşına noktayı koyacak olan görevine çıktığı gece Karanlık Liman ile Seddülbahir arasındaki mayınları toplayıp yerini değiştirirken O”nu koruyan Anadolu Feneri de bir İngiliz Gemisi üzerine projektörleri dikmiş ve gemiyi takibe almıştı. Fakat birden Anadolu Feneri arıza yaptı. Nusret Mayın Gemisi telaşla ışıklarını söndürdü. İngiliz gemisi bu sefer kendi projektörleriyle denizi taramaya başladı. Geçen dakikalar içinde Nusret Mayın Gemisi tam yakalanacağı anda birden Anadolu Feneri tekrar çalışmaya başladı. İngiliz gemisinin projektörleri üzerine kendi projektörlerini dikti ve iki ışık arasında kalan Nusret muhakkak bir hezimetten kurtuldu. Görevini yerine getirip geri döndüğünde bu heyecana kalbi dayanamayan gemi kaptanı ,Hakkı Bey’ in naşını da karaya çıkardı. Anadolu Feneri’ nin hiçbir tamirat yapılmadan kendiliğinden çalıştığını öğrenen gemi komutanı Nazmi Bey, bu olayın bir mucize olduğunu daha sonraki günlerde yazdığı günlüğünde bildirmektedir


CONKBAYIRI ÜZERİNDEKİ BULUTLAR :

Çanakkale’ de en çok anlatılan menkibe şudur:

Conkbayırı’ nda kara savaşları sırasında 57 tümen her gün çamaşır değiştirir. Kirlilerini yıkar çalılara asar ve ertesi gün için kurumuş. Sebebi ise eğer şehit olurlarsa Allah’a temiz kıyafetlerle varmaktır. Savaşa çıkmadan önce namazlarını kılar ve ibadet ettikten sonra savaşa başlarlarmış. Maneviyatı kuvvetli bu insanlar Conkbayırı’ ında düşman tarafından kıstırıldıkları anda gökten beyaz-gri bir bulut kümesi 57. Tümenin üzerine inmiş ve bulut yok olduğunda düşman askerleri ne olup bittiğini anlayamamışlar. Zira ortada tek bir Türk askeri bile yokmuş. Gemiden bu olayı seyreden İngiliz Amirali Hamilton daha sonraki savaş anılarında da bu olayı anlatmaktadır


Yetiş ya Muhammed Kur-an’ın elden gidiyor!

Çanakkale en zorlu günlerinden birini geçiriyor. Küffar ordusunun askerleri ilk defa karaya ayak basmıştır, ellerindeki üstün silah ve teçhizatla saldırıya geçerler. O zamanlar Osmanlı’nın müttefiki olan Almanya ordusuna mensup bazı subaylar da cephede bulunmaktadır. Şimdi bu subaylardan birine kulak verelim.

Alman Subay Sanders anlatıyor:

Çok dehşetli bir saldırı karşısında kalmıştık. Karaya çıkan İngiliz askerlerini gemiden top atışları ve makineli tüfekler destekliyordu. Bulunduğumuz siperlerden değil hareket etmek, en küçük bir hareket belirtisi bile onlarca mermiyi hemen o hareket noktasına çekiyordu.
Mevzilerden elini kaldıranın eli, miğferini kaldıranın miğferi parçalanıyordu. Böyle bir sağanak altında çaresizlik içinde beklemekten başka bir şey yapamıyorduk.

Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden bulunduğum yerden yaklaşık on beş metre uzağımızdan korkunç bir ses geldi. Sesle birlikte bir Türk askeri siperden kalktı, düşmana doğru koşmaya başladı. Hem koşuyor hem kollarını sağa sola sallıyor, hem de sesi çıktığı kadar bağırıyordu. Yanımda bulunan tercümanıma dedim ki:

–Şu koşan asker ne diyor?

–Komutanım! “Yetiş ya Muhammed Kitabın elden gidiyor!” diye bağırıyor.

Böyle bir manzarayı tarih görmemiştir. Asker sanki üzüm toplar gibi düşman mermilerini elleriyle topluyordu. Onu gören diğer askerler de siperlerinden hareketlendi ve o anda çok çetin bir savaş başladı. Kısa zaman sonra karaya çıkan İngiliz birliğinden geriye yerde yatan asker cesetlerinden başka bir şey görünmüyordu.